x


x
x

Türkiye’nin yakın tarihinde bazı dönemler vardır ki yalnızca iktidar değişimini değil; toplumun hafızasını, özgüvenini ve istikametini de kökten etkiler.
3 Kasım 2002 seçimleriyle başlayan ve bugün 22 yılı aşan Recep Tayyip Erdoğan dönemi, işte tam da böyle bir kırılma noktasıdır. Kimilerine göre bir “sivil darbe”, kimilerine göre ise milletin uzun bir aradan sonra devletiyle yeniden buluşması…

Tanım ne olursa olsun, bu sürecin adı artık siyasî literatürde yerini almıştır:
Devr-i Recep Tayyip Erdoğan…


Recep Tayyip Erdoğan, (İsmet İnönü’nün farklı dönemlerde iktidarda bulunduğu gerçeği dikkate alındığında) Cumhuriyet tarihinde kesintisiz olarak en uzun süre iktidarda kalan tek lider olmuştur.
22 yılı aşan bu süre, Osmanlı’nın 36 padişahından 24’ünden daha uzun bir yönetim anlamına gelmektedir.

Dünya ölçeğinde bakıldığında ise Erdoğan, hâlen görevde olan liderler arasında en uzun süre iktidarda kalan ilk 15 isimden biri olarak kayda geçmiştir. Bu tablo bile tek başına, bu dönemin “tesadüfî” ya da “sıradan” bir iktidar dönemi olmadığını göstermektedir.


2000’li yılların başında Türkiye; ekonomik krizlerle yıpranmış, devlet-millet ilişkisi zedelenmiş, özgüveni örselenmiş bir ülkeydi.
Anayasa kitapçıklarının havalarda uçuştuğu, her Bakanlar Kurulu toplantısının yeni bir krize kapı araladığı, Millî Güvenlik Kurulu kararlarında “irtica”nın —dindar ve muhafazakâr kesimi inciten bir biçimde— tehdit olarak tanımlandığı bir dönem yaşanıyordu.

Erdoğan liderliğinde başlayan süreç, yalnızca ekonomik toparlanmayı değil; aynı zamanda “kendi ayakları üzerinde duran Türkiye” iddiasını da beraberinde getirdi. Savunma sanayiinden ulaştırmaya, sağlıktan enerjiye kadar birçok alanda atılan adımlar; Türkiye’yi tüketen değil, üreten bir ülke konumuna taşımayı hedefledi.


Bu dönemin en belirgin toplumsal dönüşümlerinden biri, dindar-muhafazakâr kesimin kamusal hayatta görünür ve söz sahibi hâle gelmesidir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kendisini ikinci sınıf vatandaş olarak gören geniş bir kitle, Erdoğan döneminde devletle barıştı.

Başörtüsü meselesinin çözülmesi, yalnızca bir kıyafet özgürlüğü değil; devletin vatandaşına bakışındaki zihniyet değişiminin sembolü oldu. Dindar insanların devleti yönetmesinin ve inançlarının kamusal alanda görünür olmasının laikliğe zarar vermediği, bu süreçte fiilen tecrübe edildi.

Benzer şekilde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt vatandaşlar da geçmişle kıyaslandığında çok daha fazla hizmetle ve devletin farklı kademelerinde temsil imkânıyla karşılaştı. Sorunların tamamen çözüldüğünü söylemek mümkün olmasa da, inkâr ve yok sayma politikalarının terk edilmesi, başlı başına önemli bir kırılmaydı.


Teknoloji ve savunma sanayii, Erdoğan döneminin belki de en fazla iz bırakan alanlarından biri oldu.
2000’li yılların başında yüzde 80–85 oranında dışa bağımlı olan savunma sanayii, bugün yüzde 90’lara varan yerlilik oranına ulaşmıştır.

İHA’lar, SİHA’lar, zırhlı araçlar, yerli silah ve mühimmatlar, uçak gemisi projeleri ve motor teknolojileri; Türkiye’nin artık yalnızca masada değil, sahada da söz söyleyebildiğini gösterdi.
ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ve HAVELSAN gibi kamu şirketleri ehil ellerde neler yapılabileceğini ortaya koyarken; Baykar gibi özel sektör firmaları da Türk mühendisliğinin dünya pazarında rekabet edebileceğini kanıtladı.

Karadeniz doğalgazı, Gabar’da bulunan petrol ve Akkuyu Nükleer Santrali gibi enerji hamleleri de, kuşkusuz Erdoğan Dönemi’nin stratejik adımları arasında yer aldı.

33 Şehir Hastanesi ve sağlıkta yaşanan büyük dönüşüm, yine bu dönemin en önemli icraatları arasında sayılmaktadır.

Bu dönüşüm, gençliğe de doğrudan yansıdı. Bir dönem yurt dışına gitmeyi tek çıkış yolu olarak gören gençler için artık ülkede hayal kurabilecekleri alanlar oluştu. TEKNOFEST kuşağı, girişimcilik ekosistemi ve yerli-millî teknoloji söylemi; gençliğin özne olduğu bir Türkiye fikrini güçlendirdi. Elbette sorunlar bitmedi; ancak gençliğin potansiyelinin fark edildiği bir dönem yaşandı.


Manevî alanda yaşanan değişim de bu sürecin ayrılmaz bir parçasıydı. Uzun yıllar kamusal alandan dışlanan inanç ve kültür unsurları, yeniden toplumsal hayatın doğal bir parçası hâline geldi.

Ayasofya’nın 86 yıl sonra yeniden cami olarak ibadete açılması, bu dönüşümün en sembolik adımlarından biri olarak tarihe geçti. Cumhuriyet döneminde hiçbir liderin cesaret edemediği bu karar, Erdoğan döneminin karakterini özetleyen hamlelerden biri oldu.


Ulaştırma ve altyapı yatırımları ise bu dönemin sessiz ama kalıcı izlerindendir.
İstanbul Havalimanı, 1915 Çanakkale Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, on binlerce kilometre bölünmüş yol ve yüzlerce tünel; bir anlamda Osmanlı’dan kalan hayallerin modern mühendislikle hayata geçirilmiş hâlidir.

6 Şubat depremlerinin ardından deprem bölgesinde kurulan ve dünyanın en büyük şantiyelerinden biri olan alan ise, devlet kapasitesinin ulaştığı noktayı göstermesi açısından son derece dikkat çekicidir.


Recep Tayyip Erdoğan dönemi, seveniyle sevmeyeniyle tartışmaların hiç eksik olmadığı bir dönem oldu. Ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: Türkiye bu yıllarda “olduğu gibi kalma” alışkanlığını terk etmiş, “olmak istediği yere yürüme” cesaretini göstermiştir.

Bugün 30–35 yaş aralığındaki birçok genç, Erdoğan öncesi Türkiye’yi hatırlamıyor olabilir. İşte tam da bu yüzden, bu dönemin kayıt altına alınması, anlatılması ve tartışılması büyük önem taşımaktadır.

Türkiye bugün hâlâ sınavlardan geçmektedir. Ancak artık daha tecrübeli, daha iddialı ve daha özgüvenlidir. Gelecek; geçmişle kavga ederek değil, ondan ders alarak inşa edilir.
Devr-i Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin uzun hikâyesinde etkisi uzun yıllar konuşulacak bir sayfa olarak yerini çoktan almıştır.

Ve aslında dinin; “birileri”nin iddia ettiği gibi gericilik ya da gelişmenin önünde bir engel olmadığını da bu dönem, çok net bir biçimde ortaya koymuştur.


Toparlayacak olursak;

Türkiye Cumhuriyeti, son çeyrek asırda Atatürk’ün işaret ettiği “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmak için; yerli ve millî kimliğini koruyarak, hiç olmadığı kadar mesafe kat etmiştir.

Millî temeller üzerine inşa edilen “Yeni Türkiye”, Mustafa Kemal Atatürk, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun ideallerine dünkünden daha yakındır.

Devr-i Recep Tayyip Erdoğan’da, slogandan icraata geçilmiş; uyutulan millî ruh yeniden şaha kalkmıştır.

Yolun açık olsun Türkiye…

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Gündem Siyaset Ekonomi Asayiş Spor Teknoloji Eğitim Videolar Sağlık
Anasayfa Kategoriler Canlı Yayın
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !